Kelime yığıcısı'nın duası: Allahım değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasıdaki farkı ayırt edebilme sağduyusu ver.=Amin=

11 Şubat 2012 Cumartesi

Yal(a)nız! - köşe yazım




işbu başlık altında Casperintel Pentium, bilmem kaç işlemci bilmem kaç cigabaytrem’li bir dizüstü bilgisayarda yazılan kelime yığınları, toplum tarafından mağdur edilen, dışlanılan, yalnız olmaya mahkum edilen gençlerimizin ruhuna mikrofon tutma amaçlı yazılmıştır.

bugün bütün cümleler küçük harfle başlayacak büyüklenmeye gerek yok!

ne zamandır yazılarıma şık(seçenek) koymuyorum sonra seslendirmeler de yapmıyorum.sanat desen ondan da mahrum kaldık epeydir.karda mahsur kalmış gibi tüm sanatlar ve sanatçılar ayağı kayıp düşmüş düz bir çukura.edebiyat kurtarma ekibi de on dört şubat teoremini yıkmak için hazırlıklar içinde,,,

sevginin varlığını hissetmenin türevleri vardır vesselam.bunun için çiçek bir ikondur.klişe sonuç “insan sevdiğine çiçek alır” .klişe kaçış “sen zaten çiçeksin” ,,,

diğer bir türev süprizdir*.bilmeyen erkek yoktur kadın kısmının sürpriz*lerden hoşlandığını ama hepsinin en önemli rolü bu durumda “tecahül-ü arif”dir yani bilmezlikten gelme sanatı,,,“şimdi kalkacam bir kafa düşünecem plan yapacam hadi para harcamışım neyse bi de o kadar emek harcıcam yürü git laa işim mi yok” kızmayın bana n’olur bu cümleyi kuran erkekler aramızda.kimse yanındakine bakmasın...

aynı zamanda sürpriz* sadece bayanlara yapılır diye bir kaide de olduğunu düşünmüyorum ben. keza baylara da yapılabilir. çiçek de bir bay’a alınabilir. buna istinaden tüm okuyuculara soralım:

size nasıl süprizler* yapılmasından hoşlanırsınız?

a)çiçek olsun yeter…(genelde bayanların tercihi)
b)mücevher olsun…(yine bayanlar)
c)romantik bir akşam yemeği (hep bayanlar)
d) tutulan takıma kombine bilet(tabii ki baylar)
e)ev yemekleri en sevileninden(e tabii ki baylar tercih eder ama hani bir bayan da ister adam yemek yapsın)
f)kafayı dinlemek için “bir hava alalım” adı altında gezi planları, (kaçamaklar)
g)(*beklenmedik olay yani sürpriz kelimesinin Türkçesi(: ya da diğer bir deyişle seçeneği açarsak,) hiç beklemediğiniz bir anda sevdiğiniz insanın sizi mutlu etme yolunda şaşırtması,,,

işte hayat bu kadar basit detaylarda mutlu olabilecek kadar düz mantıkla idare edilebilecek durumda.ama zorlaştırmayı seven arabesk meraklıları biziz.benim isyanım, yalnızlığı dile getirip kendisine çaresiz kostümler satın alan umutsuz gençliğe.

öyleyse şimdi sorum orta yaş size! niye bir bekar kardeşinizi gördüğünüzde ilk sorunuz “düğün ne zaman , ne zaman evlendireceğiz seni v.s.” gibi bir şekil alıyor? sanki düğün masraflarını siz karşılayacaksınız. sonra azıcık üstüne başına bir özen gösteren bir genç görseniz “hayırdır bu akşam ne var” sualleri yer buluyor. yetmiyor “ya yok mu sana göre bir gelin/damat” misillemeleri. elini çabuk tut, kur şu yuvanı, çoluğa çocuğa karışma vakti, düzenli hayata geçiş gibi gibi tabelalar ile yol gösterme çabaları. yazık kimse anlamıyor bu gençleri, halbuki beklenti de yok ki materyal bir şey. hepsi yüreğin sesinde de,,, yürekler artık çok çakal öyle her “gel” diyene gitmiyor işte.

son sualim bugünlerde kendini yalnız hisseden tüm herkese yanında bir sevgilisi, eşi olsun olmasın:
evlilik ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

a)henüz bir şey düşünmüyorum bir (….) bulsam evlencem zaten (:
b)bence aşk’ı öldürür böyle özgürlük güzel, bekarlık sultanlık yalanlamaları v.s.
c)kutsal bir aile yapısı, sosyal yapı taşı, herkes onu yaşamalı !
d)saygı çok önemli (ne demek anlat desek anlatamayan büyük (salt) çoğunluk )
e)yalan abi evlilikler, aşklar da, inanmıyorum ben hiççç bunlara,,, a(ntiev)teist tipler (:

evet sevgili arkadaşlarım, benim yazım bu kadar. cevapşıklamalarınıv.s. bekliyorum bu yazıyla ilgili yorumları da mail atabilirsiniz istatistik yapabiliriz.

farz-ı mahal bana mail olarak geri dönen yazımı okuyan binlerce (!) okuyucudan şu kadarı şu seçeneği seçerek …v.s. gibi bir sonuca varabiliriz,,,

Not 1: bu yazıda, küçük harfle başlama tercihi sevgili yazar göksel bekmezci’den iken “,,,” üç virgül izi de sevgili yazar Emre Kalcı’dan alıntıdır,,,

Not 2:başlık da babanemden, babanem yalnız kelimesine hep “yalanız” demiştir. kendisi eski toprak karadenizli bir kadındır ve eminim vardır bir bildiği,,,

Tüketilmiş Aşk- köşe yazım




Terleyen avuç içleriydi heyecan tasviri. Gözler bakmaya çekinir yerden, gökten bir pencere arardı kaçışına yol gösterecek. Kalp ağrısı daha düşmemişken cüsseye tarifi mümkün olmayan bir boşluk belirirdi midede. Karnına sancısı vururdu sevdaya düşenin… Okuma yazma bilmese de zihin şiirler düzerdi dudaktan kalbe…
Küller arasında umudu barındıran bir kordu aşk zerresi işte. Mantık metrelerce toprak içinde gizlenmiş bir fosil kadar eskiye terk…
Matematiği bilmeyen ve fizik’ten kesin kalmış edebiyatçıların işiydi aşk. Uzun bir gövdenin dallı budakları bir ağaç değildi sadece. Kökleriyle yere asılmış asil bir kadının narin gövdesi ve zarif elleriydi çatı gibi göze değen baş tacı edilesi halleri. Ve dere akarken olağan bir şekilde coşturmazdı böylesine bir yüreği.
Bir sebep aranmazdı sevmek için “evet arabası, evi, işi, suskun bir annesi, efendi bir babası” var diye.
Bir sebep sunulmazdı gerekçe diye. “Ama sağ kaşının altında bir yara varrr, bir de ayakları içe dönük çarpık yürüyoooo çok top oynamışş buuu” diye (gülücük)
Bir sebebi olmazdı sevginin. Koşulları zor olan sevgiler oysa ne kadar güçlüydü. Zamanında bir çok efsane zor sevdaların ölümsüzlüğünü yazmadı mı? Şehirlere isimler, ülkelere kızlar verilmedi mi sadece bir sevgi uğruna.
Son zamanlarda etrafınızda sırf sevgi var diye yürüyen gerçek bir ilişki gördünüz mü? Onca şiir, şarkı, söz, sanat bayatladı desek yanılmayız sanırım. Her bu işte öncü biziz diyen örnek çiftler el ele tutmasını beceremeyip yuvarlanıp gittiler.
Hani diyoruz ya sevgi önemli değil saygı olmadan yürümez bir evlilik. Halbuki sevdiğine saygı duymasını bilmeyen, sevgiyle saygıyı ayrı kefede tartan yamuk terazinin işi bu! Doğru ölçü belli.
Günlük iş temposuyla daha fazla koşmayı sırf daha fazla para daha rahat yaşam koşulları daha yıldızlı tatil imkanları daha markalı obje taraftarlığı için hırpalanıyoruz. Ticaretin soytarısı gibi akılsız zihinlerle kayıpları kaydediyoruz. Sonra sabit bir yerde sisteme küfredip yalnızlıktan, mutsuzluktan, sahipsizlikten yakınıyoruz.
Ben o eski sevdaları istiyorum. İki cümlede sonuca varan amacı yüzüne vuran naylon ilişkileri reddediyorum. Aksine çıkana kadar da veto hakkımı saklı tutuyorum(gülücük)
Bir fıkra ve bir şiirle bitiriyorum izninizle tüketilmiş aşk söyleşimi…

Fıkra:
Bir gün bir kız bakkala girer ve der ki:
-Hayat amca sende aşk var midur?
Bakkal hayat amca der ki kıza:

Yok be kızım her şeyi satarım burada etraf küçüktür borç defterim büyüktür…amma aşk kalmadı be kızım
Kız dudağını büker ve der ki :
-Ah be hayat amzacim bileyrum bağa kızacaksin amma bir şey daha sorayum sağa, HEÇÇ Mİ KALMADİ?

Aşk Mektubu:
Türkiye’de Rahibe Enlil’in sevdiği adama, kral Su-Sin’e yazdığı Dünyanın ilk Aşk Mektubu:
“Güveyi, kalbimin sevgilisi,
Senin güzelliğin fazladır, bal gibi tatlı
Beni büyüledin,
Senin önünde titreyerek durayım,
Güveyi, seni okşayayım,
Benim kıymetli okşayışım baldan hoştur,
Bağışla bana okşayışlarını,
Benim beyim ,
Benim beyim baygınlığım,
Enlil'in kalbini memnun eden Su-Sin'im,
Bağışla bana okşayışlarını.”

Oturgaçlı Götürgeç!- köşe yazım




Gerçek olan tek şey oturgaçlıgötürgeciniçinde gelişen hayat kesitleridir.

Öyle her yerden geçmez, belirli durakları vardır onun. Seçkindir. Ama artist değildir. Köşe başı ve müsait bir yeri de yorumuna göre durak belirleyebilir. Cicili, bicili, reklamlı, filigranlı olanları pek bir havalıdır. Şoförünün beğenisine göre iç dizaynı şekillenir.

Bazen fanatizm ağır basar ki genellikle Trabzonspor bu konuda fark atar. Koltuk forma giyer, ayna atkı takar.

Kimi de gelinlik kız gibi güpürgüpür dantelleriyle göz yorar.

Ama içinde kocaman bir gerçek var. Hizmet sektörlerinin babası bence “Halk Otobüsçülüğü”

Gün içinde karşılaştığınız insan sayısı oldukça yüksek. Belki başka meslek grupları için de aynı oranda insana hizmet vardır ama hiçbiri bu kadar tanıdık değil. Mesela iş yerinde “kaptan”, “usta”, “abi” , “amca” gibi samimi terimler kullanamazsınız. Ama otobüslerde olay değişir, nihayetinde canınızı emanet ediyorsunuz şoföre biraz tabasbusta fayda var.Mesala şöyle de olabilir “ vay abi bıyık bırakmışın, şekil olmuş çok yakışmış” (gülücük)
Gerçek hayatın dizilerde, filmlerde olduğunu söylerler ya hani bu yüzden birçok insan o aptal kutusunun esiri olur.

Esas gerçek hayat otobüslerde. Toplumun büyük kesimi otobüse biner ve size bir intibah bırakır. Siz ertesi gün “geçen gün otobüste n’oldu?” diye kendinize sorup cevaplarsınız? E tabi otobüsteki hayatın gerçeklik ayağında; arka koltuktan şarkıyla serenat yapandan :) Sezen Aksu dinler misiniz diye sorduğu yetmiyormuş gibi bir de inerken “bir daha görüşebilecek miyiz?” diye yüzsüzlük de derece kazanan çeşitleri de çıkmıyor değil hani. Zaten Otobüs bu yönüyle zengin. 1001 çeşit insanı taşıyor oradan oraya.

Ama siz camın kenarında belki kitap okurken, müzik dinlerken, telefonla konuşurken ya da mesajlaşırken hep önceki anı (yani yakın geçmişi) düşünür ve netice itibari ile farkına varmadan en önemli kararları otobüste alırsınız.

Mesela; “eve gidince bir menemen yapıyım hoca derste Menemen olayını anlattı canım cekti” (gülücük)ya da “ yaa dur ya ben bugün Ayşe’nin kalbini çok kırdım yarın bir gönlünü alıyım” gibi….

Otobüs; Autobus değildir efendim, oturgaçlıgötürgeçtir diyen öğretmenlerimize ilave aynı zamanda hayatın içinden de bir geçittir efendim. İyi izlenimler…

Dema Hemşerum -köşe yazım




Bağa bu memleketun hali nereye cider diye sormayun tarif edemeyeceğum ha şimdi!

(Bana “bu memleketin hali nereye gider?” diye sormayın tarif edemeyeceğim şimdi)

Ne güzel söylemiş üstad! “Ne olursan ol yine gel!” diye.

İnsan olmayı unutmak ne mümkün? Üstadım davet etmiş gitmemezlik olur mu?

Lise yıllarında yanılmıyorsam felsefeye merak sarmıştım bir iki kitap sonra sıkıldım ve arkasından psikoloji merakım başladı. Kitle psikolojisi, yalan söyleme psikolojisi, sebep-sonuç ilişkisi üzerine kitaplar okudum. Tabi her ne kadar o kadar (: )) yaşlı olmasam da bizim zamanımızda internet kolay ulaşılabilir bir şey değildi.

Dünyanın şifresini çözdüğü zannına haiz bilgisayarcılar vardı böyle internet cafe’lerde fıkralar biriktiren… “Evet hanfendi o klasörü açmak için üzerine iki kere tıklatmanız gerekiyor…”

Hiç unutmam üniversite de arkadaşım bilgisayar dersinde öğretmen masaüstü dediğinde masanın üstüne baktığını anlatmıştı bir sohbette:)

Konuyu dağıtma girişimim gözden kaçacak gibi değil evet toparlıyorum hemen… Şimdi ne yazdık? İnsanlık önemli mevzu elbette. Girişte Karadeniz’in sert rüzgarını estirdiysek de güneş de bizim, yağmur da, kar da! Dökülen yapraklar da, açan baharda, ıslak yağmur da , donuk kar da!

Bu memlekette bir şeylerin olmaması kadar anormal bir şey yoktur derim ben! Karın doyurmak için aş’a; aş’ı pişirmek için ateş’e muhtaçsındır çünkü. Ateş piştikçe aşın kaynar ocakta. E o zaman arada bir taşınca nedir bu kızma?

Dert sahibi olmak iyi bir şeydir, anlatınca da derman bulunmaz ama insan bir rahatlar şöyle. “Ohh içime ata ata şiştimdi herkes soruyor bu kilo bu yoklukta nerden geliyor diye? Kimse bilmiyor dertten şişiyorum ben”.

Evet “dert satma” diyeti yapmak için derman arayışına girebilirsiniz. Ama işin gülmecesi bir yana şayet memleketin meselesini dert ediniyorsunuz. Adresinizi posta atın sürpriz hediye göndereceğim. (hinlik bu ya ne de olsa sürpriz kimsenin haberi olmaz ne gönderebildiğimden:))

Bugün yörenizi nereye çevirseniz size memleketi kurtarma operasyonuna girişmiş sivil askerler kuşatacaktır. Derin bir iç çekiş gibi nefes alış verişleriniz yankı bulacaktır bir de.

Ben politikacı değilim, bürokrat hiç olmadım, gazeteci de değilim ki araştırıp edeyim görüşeyim bileyim. Sadece yorumcu diyebiliriz. Yorum katarım. Ama seversin ama sevmezsin eleştirilerini de toplarım.

Dert sahibi olmak iyidir. İnsanı harekete geçirir. Bir dert için söylemden çok eylem’e muhtaç olduğumuzu da unutmayalım ama. Eylem deyince de sakın yanlış anlama!

Şimdi sorma bana “ne olacak bu memleketin hali ?” diye…

Dema hemşerum!

Bağa bu memleketun hali nereye cider diye sormayun tarif edemeyeceğum ha şimdi!

23 Kasım 2011 Çarşamba

"Edebiyat için atan yürektir Kadir" (N.G.)-köşe yazım

Oysa hayat
ve yazgıydı şiir
Geniş hazırlığım gelen ölüme
Tek silahım var
:
Sözcükler sözcükler sözcükler!”

Diyor Kadir AYDEMİR… Yorum yapmak ne haddime. Katılıyorum bence de öyle.

Ama, Sevgili yazar Nurcan ablamız, Nurcan Göksel (rahmetle anıyorum) Kadir için “edebiyat için çarpan yürektir Kadir...” derdi. Bence de tek cümleyle bu kadar güzel anlatılabilir ancak. O yüzden bu yazının başlığı olmalı bu yorum.

Sevgili Kadir’i yaklaşık 3 yıldır tanıyorum. Ve tanıdığım için de kendimi çok mutlu sayıyorum. 1997’de “Başka” isimli bir edebiyat dergisi ile başlamış sanırım yayın hayatına. Aslında bu tarz tanıştırma fasıllarında yazmaya başladığı tarihten bahsedilir ama hiç bilmiyorum. Sanırım küçükken güneşli ve haylaz bir günde…. J

Sonra Yitik Ülke dergisi ortaya çıkmış ve arkasından 2006’da bugün artık bilinen bir çok yeni yazara da kitaplarının çıkmasına vesile olan Yitik Ülke Yayınları kurulmuş . Bu yayınevinden çıkmış kitapları karıştırırken, çok güzel kalemlere şahit oluyorsunuz. Kadir’in ilk kitabı “Aşksız Gölgeler” in gölgesinde aşık olasınız tutuyor adeta. Sonra Harun Demiray’ın “Karanlığın Kadife Örtüsü” ile de sürükleyici bir öykü serüveni sarıyor sizi. Onur Behramoğlu’nun Şiirlerin altını çize çize içinde kayboluşunuza şahit oluyorsunuz. Ve Göksel Bekmezci’nin anlatıları…(sadece üç nokta:) )

Lisedeyken edebiyat öğretmenim kelimelerle dans etmekten söz etmişti. Ne hoşuma gitmişti bu söz öbeği(: Dans göze hoş gelen müzik ritminin bir uyumuydu. Söz güzel kurulmayı becerebildiğinde öyle çok şeye hoş geliyor ki kendi içinde kurduğu ritimle. Nereye sürüklüyor sizi bilinmez.

İlkokuldayken de “kitaplar dostumuz”dur derlerdi. O zaman masal gelirdi bu… Şimdi inanıyorum gerçekten öyle.. Bütün düş kırıklıklarımda avuntum oldu onlar. İnadına yorduğum kan çanağı gözlerimin şahidi. Ben anasınıfındayken de … diye devam etmeyeceğim merak etmeyin:) Bugün öyle çocukluk anılarını deşmemin bir sebebi var. Tabiki Kadir’in kitapları. O da kitaplarında bir çok yazardan çocukluk anılarını toplayıp kitap yapmış. “80’lerde Çocuk Olmak”

Sonra “90’lar Kitabı” –aralık’da çıkacak- mesela.

“Bozcaada Öyküleri” ve “Olimpos Öyküleri”…… gibi aşk öyküleri(kaçamakları) mesela

ve daha nicesi…

Kadir’in Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdiği projeleri aslında. Bu kitaplarda bir çok yazarın hikayesi var. Dolayısıyla her kalemin ayrı bir sihri olduğunu düşünürsek ve bu sihirleri birleştirirsek, çok leziz bir okuma zevki kalıyor okuyanlara.

Şimdi de yeni projesi Yitik Ülke’nin 12.yılında “Twitten Aşk” kitabı. Teknolojiye ayak uyduran merak dolu bir macera. Bilgi almak için internetten araştırabilirsiniz. http://www.yitikulke.com/

Bu arada kitap kapaklarına da dikkat çekmeden olmaz. Savaş ÇEKİÇ’in tasarımları elinize kitabı aldığınızda bir küçük tabloyu taşıyor hissini oluşturuyor.

Edebiyatı severim, en güzel sanat bir kelimeye dokunuşla başlar derseniz. Ve dokunmak yetmez matematik defterlerinin arka sayfalarındaki şiirleri çıkarabilecek bir de yürek ve de emek ister arkadaş diye diretirseniz; Yitik Ülke Yayınlarını ve Kadir AYDEMİR’in projelerini takip edin derim!

İyi Okumalar…

14 Kasım 2011 Pazartesi

Bir kalem daha tükendi!


Ahmet Söylemez bir sabah kalp krizinde yenik düşmüş hayata...
onun için yazdığım yazıya yaptığı yorumda
şöyle demişti:

< Hayat; bir yerden sonra yeniden başlamalıydı. Bana uzatılan bir el gibi tutuyorum senelerdir kalemimi. Birlikte paylaştığımız o kadar çok şey varki. Gece vardiyasının dağılmak üzere olduğu erken sabahlara yakın saatlerinde, limancının kahvehanesinde işçi arkadaşlarımızla günün ilk ışıklarının, o üzeri mis gibi tarçın kokan sahleplerini içeriz. Ne çok sözü olur biliyormusun hayatın.

Bazen bir trenin yolcu vagonunun rahat deri koltukların da uzaklaşırız tüm yerlerden. Daha yakın olabilmek böyle bir şeydir hiç bilmediğin coğrafyalara, hiç tanıştırılmadığın o coğrafyanın kadın, erkek, çocuklarına.Bavullar dolusu kayıp sözler birikmiş dönüşlerimiz olur.

Yeni tanıştığım o kadın kalemim için şu ifadeyi kullanmıştı, "sizin kaleminiz dokunaçları bulunan bir aşk böceği gibi adeta, her kelimesinde biz varız hissi veriyor".>

insan inanmıyor böyle ölümlere olamaz diyor biri şaka olduğunu söylesin inanmak ölümse şayet soğuk geliyor... hiç elini tutmadığın bir sıcaklığın soğuğu gibi... Ağustos'da kar gibi... En'olur'u dua etmek... Cennet dilemek ona... Bir kalem daha tükendi ya... Tüm kalemler Tükenmez olsa ya...
onun için yazdığım 1 şubat 2010 tarihli yazım:)

ve onun kitabından ÖLÜMÜ ÖZLER GİBİ bölümünden bir paragraf:

Benim yolculuklarım zorunluluklarımdır.
Son günlerde bir emekli olasım var, sorma gitsin.
Çürümüş bir sistemin içinde onca pisliği görerek, burnumun dibinde algıladığım tiksinçlik yaratan kokusundan nefret ederek yaşamak ağır geliyor.
Ama ne çare, ekmek parası diyor, tüm bu saydığım sevdiklerim adına devam ediyorum hayata.
Şöyle böyle bir ucundan yaklaştım emeklilik dönemine ama yüreğimde başka bir özlem daha var ki, onu tüm bu saydıklarımdan daha fazla özlüyorum artık. ÖLÜMÜ

1 Kasım 2011 Salı

Sıla- Bıktım Artık...


Sıla- Bıktım Artık

(ne güzel yazmış söylemiş yaaaa....)

bir tıkla dinleyin lütfen...videosunu yükleyemedim (:

http://www.youtube.com/watch?v=h1LEhlLLdLw&feature=related

Mumları yakıp biriyle şöyle romantik bir yemek yiyemedim,
İki dubleyle lafımızı şereflere erdiremedim.
Giyinemedim ona, dudağımı boyamadım,
Aşkın tarifini, püf noktasını özene bezene veremedim.

Kaygılarımdan kurtularak aslını ima edemedim,
Havalandırıp havalandırıp konduramadım,
Hem kendi gibi hem benim gibi birini denk getiremedim,
Leb dedim de leblebiyi daha derinden işitemedim.

Bıktım artık aşk istiyorum.

Hürriyetimden sıyrılarak kafes içinde barınamadım,
Mutlak mutluluğun sırrından sırra kadem bastım.
Hem herkestim hem kimse değil; öyle şey olur mu?
Kim bu tuzakta uyur? Bencil bir oyun bu.

Bıktım artık aşk istiyorum.

Kovacaksınız Havva'nızı, paylaşmadan elmayı,
Bulun da gelin bari gerçek Adem'i.

18 Ekim 2011 Salı

İnsanlar Var.. köşe yazım


Kimileri yalnız, kimileri kalabalık… Ruhlarında eksik bir doz gibi yaraları.

İnsanlar var, kimileri uzun kimileri kısa, kimileri esmer kimileri sarışın ve kumral… Beyaz tenleri var yanık etleri. Hiç eşilmemiş bir yerlerde gizli benlikleri.

İnsanlar var, evinde, iş yerinde, çevrende, hafızanda, kalbinde. Sürekli koşturuyorlar, çalışıyorlar, oturuyorlar seni görünce insanlıktan gülüyorlar ya da gülmeyi unutacak kadar somurtup duruyorlar.

İnsanlar var, seviyorlar, kıskanıyorlar kötü duygulara bazen yenik düşüyorlar.

Kimileri hasta, kimileri yaşlı, kimileri genç, kimileri çocuk daha… Ruhları en güzel kimlik onlara.

İnsanlar var, yokmuş gibi yapma. Sen tek değilsin bu dünyada. Ama gerçek ama yalan ama’sı yok aslında… Var olan tek şey insanlar…

İnsan sevmek bir ismi sevmekten daha öte bir duygu bence. Daha yaşanılır bir hale getirir dünyayı. Düşünsenize! Her şey bir insanı sevmekle başlar. Ya da tüm insanları sevmek ile…

Çok mu zordur kötü gibi gösterileni anlamak. Yaşımız büyümedi mi hala? Ya aklımız kendi dengemiz yok mu bizim? İdrak yollarımıza kimler taş koyuyor böyle?

Toplum ayyaşı, hırsızı, arsızı, yobazı, cambazı, gamsızı, damsızı belki uzak tutmayı öğütlüyor bize. Biz sorgulamadan en kolay yolu seçerek kabulleniyoruz bu durumu ve dışlıyoruz onları. Çünkü sevmiyoruz insanları…

Bugün hadi hep birlikte insan’a mektup yazalım!

Mektuplaşmak iyidir çünkü…

“Sevgili İnsan;

Sana bu mektubu DEĞİŞEN KOCAELİ aracılığıyla yazıyorum. Yazımı okuyan tüm dostlarımla beraber aynı duyguları paylaştığımızı var sayıyorum.

Senin değişmeyen yüzlerin var biliyorum. Etrafında avını bekleyen karasinek gibi kötü huylar vızıldaşmakta. En ufak bir dalgınlık anını bekliyorlar, seni en merhametli tarafından ısırmak için. Temennim değişmeyen yüzlerinin tüm bu dıştan gelen çerezlere karşı kalkan görevini üstlenmesidir.

Sen seni okuması bileni seversin. Sen kendini bilirsin… O yüzden sözü uzatmıyorum. İnsan insafa hoş geldin, buyur biraz otur yorulduysan…”

Meyve Kabukları-köşe yazım


Dalga sesleriyle uyanmak bir sabah da, hafif bir tuzlu su kokusu burnunda ve etine yapışmış Altınkum taneleri…

Güneş en sevdiğin örtü bu yaz da! Teslim oluyorsun adeta biraz krem biraz nazla…

Annemin taşı taş üstünde görüp durakladığımızdan şikayet ettiği tarihlere şahitlik edişimiz… Tarihi yerleri gezişimiz…

Ve bir zamanlar Türkiye’nin ilk genelevini içinde barındıran Aydın’ın en güzel manzaralarından birine kurulmuş Priene Şehri’nin kalıntılarından arkadaşlarıma mesaj atışım….

“Sesimi duyaaaan var mııııı?”

Ve inerken saçlarıma yine zeytin dalının takılışı…

Elimden düşmeyen “Yitik Ülke” kitapları…

Evet tatil dönüşü ancak bir tatil notu düşebilirdi bu hafta birazcık gecikmeyle beyaz sayfaya…

Nereye giderseniz gidin bırakamazsınız arkanızda bir şeyleri. Herkesten duyduğunuz bir klişe söz vardır: “buralardan gitmem lazım kaçıp uzaklaşmam biraz kendime kalmam lazım” diye… Hiçbir zaman kaçılmaz kendinden, benliğinden, senden, benden, içinden… Sen nereye gidersen git o yine orda senin kafanda ya da yaranda…

Şahit oluşlarımız sadece mekanlara, tuzlu suya, altın kuma değildir elbette…

Orda ne var’a ait küçük kareler var aklımda an’ı hikayeleştiren kelime oyunları gibi…

Sahilde oynayan teni esmer bir hayli esmer yani zenci 2 çocuk vardı. Biri sanırım 5 yaşlarındaydı diğeri 2 gibi. Çok şekerdiler. Nedense gözlerimi alamadım o tablodan birden beyaz tenli mavi gözlü bir kadın belirdi “annem” diye seslendi büyük olana ve küçüğüne öpücük gönderdi kuru dudaklarından. Bir süre sonra da bir adam geldi kazandibi(: ve çocuk koştu ve bir şeyler istedi, bildim bu da kesin babası idi…

Bir anneanne sahil yürüyüşünde kızı yorulduğu için torununu sırtına almak istedi. Tıpkı Karadeniz kadınlarının sırtına iş yaparken bağladığı çocuklar gibi. Hatta kadın inatla kızının elinden torununu alıp birkaç adım attı da … Sonra bir kaplan gibi kızı yetişip “Anneee çocuk öyle mi taşınır beni rezil mi edeceksin yaaa!!! Bırak Allah Aşkına” dedi ve çocuğunu kucağına aldı, annesine dönüp: “ Çocuk böyle taşınır!” dedi. Benim için sayfalarca yazı yazılacak sezi uyandıran yorumsuz bir kareydi.

20’li yaşlarda doğudan gelen kanı deli cühela’nın bir Rus turiste sarılıp şapur şupur öpüşündeki tükürüğün mide bulandıran tuzağını gördüm. Ve düşündüm bunu yazsam mı yazmasam mı diye ama en sonunda göründüğü üzere yazmadan edemedim. Onların derin kahkahalarla eğlendiği atmosferdi bu sahne sadece… Beni derin hüzne boğan.

Birçok insan yaşıyor çevremizde bir de içimizde.

Biz içimizdekilerin acısını çevremizdekilerin hikayesiyle sindirmeye çalışıyoruz. İşte bu yüzden çevrenizde her daim güzel insanlar barındırın derim. İçinizdeki çirkinlikleri atabilmek için… Meyve kabukları gibi…

23 Eylül 2011 Cuma

EMEĞE SAYGI LÜTFEN!


Benimde yönetici üyesi olduğum OKSİTLENMİŞ CÜMLELER blog sitesi hacklendi.

Sayısını tam bilmiyorum ama birçok blog sahibi güzel kalemlerin yazılarını paylaştığı güzel bir site olan OKSİTLENMİŞ CÜMLELER sitesi bilinmeyen bir sebepten, bilinmeyen bir kimlik elinden ne yazık ki hacklendi.


bu tıpkı örülmüş bir kazağın küle dönüşü gibi...

bu tıpkı yetişkin bir adamın hafıza kaybı gibi..

bu tıpkı mürekkebi yitik kalem hali gibi...

emeğe saygı-sızlık değil mi?

Hadi emek 1 olsun 2 olsun birçok güzide kalemin yazıları var değil miydi orada şimdi?

Neyse işte internetin güzel yanları sıra böyle mağduriyetliklere de gebeliği olmuyor değil! Azizliğe uğratmıyor değil...

Benim bu cümlelerin içine kelime yığabilmeme vesile olan "çeçil"'e önce teşekkür ediyor sonra da onun adına tümmm blog yazarlarından özür diliyorum.....

İnanın "çeçil" de çok üzgün....oyyy kıyamam.... Ama onun bir suçu yok ki!
Related Posts with Thumbnails

Akvaryumum